Ravi: Ebu Hureyre
Tanım: Resulullah (sa) buyurdular ki: "Kul (bazan), Allah'ın rızasına
uygun olan bir kelamı, ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah onun
sebebiyle cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazan) Allah'ın
hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarfeder
de Allah, o sebeple onu cehennemde yetmiş yıllık aşağıya atar."
Haftanin Duasi, Sozun ozu ve Kürsü ( Sınırlı bir ömrün sınırsız karşılığı vardır-İnsan gururlanmada asla haklı olamaz ) ------------------------------------------------------------------------
[KÜRSÜ] Sınırlı bir ömrün sınırsız karşılığı vardır
Bazen insanın sınırlı bir ömürle nasıl sınırsız bir cezaya (ebedi cehennem) çarptırılabileceği
konusu insanların zihnini meşgul ediyor. İsrailoğulları böyle bir
mülahazadan hareketle "Cehennem ateşi, sayılı birkaç gün dışında bize
asla dokunmayacak!" (Bakara, 2/80) demişlerdir.
Aslında amel ve akıbet arasındaki bu tür
münasebete göre Cennette de yapılan salih ameller müddetince kalmak gibi bir husus karşımıza çıkar!..
İmanda
da küfürde de asıl mesele, niyet ve azme bağlanmıştır. İnsan üç-beş
senelik muvakkat hayatında imanı ve salih ameliyle ebedi cenneti
kazanabilir. Öyle ki biz, amellerimizle cennete ehil hale
gelemeyebiliriz, ama ciddi bir niyetimiz, cehdimiz vardır. Her sabah,
ezanlarla beraber namaza kalkar, Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) davetine icabet eder, mescide koşar; böylece bu fani dünyada
fani adımlarımızı, ibadetlerimiz ve Hakk'a teveccühlerimizle
ebedileştirebiliriz. Zira ertesi gün ömrümüz olursa yine kalkma niyeti
içindeyizdir ve bizde, ebedi olan Allah'a ebedi kulluk yapma arzusu
vardır. Yani Allah bizi bu vaziyette bin sene yaşatsa, ciddi bir neşve
ve aşk içinde bin sene O'na kulluk yapmayı düşünürüz. Bizim ebedi
kulluk niyetimizi Allah, olmuş gibi kabul buyurur, "Müminin niyeti
amelinden hayırlıdır" fehvasınca bizi ebedi cennetle serfiraz kılar.
Kâfire
gelince, o, korkunç bir cinayet içindedir. Evet, ne kadar meziyet ve
faziletleri de olsa o, kâinatın sahibini inkâr ve tezyif etmektedir.
Her yanda Allah'ın isim ve sıfatları, âsarıyla O'nu ilan ettikleri
halde münkir kalbiyle Allah'ı inkar etmektedir. Bu, büyük bir
cinayettir. Bu mevzuda küfrün şiddetini göstermek için şu basit misali
arz etmekte fayda mülahaza ediyorum:
Bir
ülkede Einstein çapında bir dâhi veya böyle bir dâhiler topluluğu çıksa
ve size deha ürünü bir kısım projeler sunsa, ez cümle: "Size yirmi dört
saat içinde bir füze üssü tesis edeceğim. Bunun bütün masrafları da
bana ait olacak.. Bununla sizi semavî saltanatlara yükselteceğim; ama
bir şartım var: Ben sizin devletinizi tanımıyorum; kimseye hesap vermek
de istemem." Böyle bir şart karşısında zannediyorum o ülke, kendisine
çok şey kazandıracak bu adama ne bu imkânları verir, ne de istediği bu
tavizi kabul eder. Çünkü hikmet-i hükümet hâkimiyet ister. Her şey
yönetimin inisiyatifiyle olsun ister. Evet, yöneticiler ülkeyi fezalara
çıkaracak bu zatın çalışmasına mani olur ve belki de ona şöyle der: "Ne
yapıyorsan yap ama bizi dinleyecek ve bize itaat edeceksin. Bu
meselenin bize göre bir planlamadan çıkması ve devlet reisinin imza
atması gerekir. Çünkü buranın hâkimi biziz. Hâkimi tanımadıktan sonra
senin ne meziyetinin, ne de faziletinin hiçbir kıymeti yoktur."
Aynen
bunun gibi; şu kâinat, adeta işleyen muhteşem bir fabrikadır. Tıkır
tıkır çalışmakta ve sahibini ilan etmektedir. İnkârcı ise bu muhteşem
mekanizma, makine veya saat karşısında bunun yapıcısını ve ustasını
tanımamaktadır. Allah inancı olmayan birisi, kalbimizden hücrelerin
kalbine kadar her şeyi her an kabza-i tasarrufunda tutan, sevk ve idare
eden bir kudrete ve kuvvete sahip bulunan, "Lâ havle velâ kuvvete illa
billâh" ile kalbimizi, zerrat-ı vücudumuzu ve kâinattaki bütün
sistemleri aynı anda hareket ettiren, kontrol eden, muvazene ile
yürüten bir Sultan-ı Zişan'ı inkâr etmektedir. İşte küfür böylesine
korkunç bir cinayettir ve onun affedilmesi de söz konusu değildir.
Evet,
kâfir, kâinattaki bütün güzellikleri tezyif etmektedir. Şöyle ki antika
sanatların dizili olduğu bir meşhergah (sergi yeri) düşünün. Bu
meşherlerin Sanatkârı bunları, buradaki gölgeleri görsünler de ahirete
ait onların asıllarına iştihaları artsın diye dizmiştir. İnkâr eden
kişi bu meşhere girmekte ve "Bunların hepsi tesadüftür, esbap ürünüdür,
müessir tabiattır" demekte ve Sanatkâr'ı hiç hatırına getirmemektedir.
Bu şekilde, avizeyi idare eden düğmeye dokunulmuş da ortalık karanlıkta
kalmış gibi; bu meşhergâh-ı âlemde teşhir edilen o muhteşem sanatların
hepsi karanlığa dökülmüş gibi olmaktadır. Ayrıca kâinatın da "bu
inkârcının bizi tezyife hakkı yoktur" diyerek bütün zerratı ve
seyyaratıyla onun hakkında davacı olma ihtimali vardır. Bu bakımdan bir
lahza küfür, bütün kâinatın hukukuna tecavüz olduğundan, kâinatın
zerratı adedince büyük bir cinayeti tazammun etmektedir. Allah'ı inkâr
eden de bilerek veya bilmeyerek işte böyle bir cinayeti işlemektedir.
Aynı zamanda o sadece böyle bir cinayet işlemekle de kalmayıp, her
akşam ve her sabahki inkârıyla, meşhergâh-ı âlemi tezyifte ısrarcı
olmakla o mütemadi niyetinin cezasını da görecektir. Eğer o, "Ben
bundan dönüyorum" dese kurtulur. Evet, hayatının son lahzasında dönen
kimse de mutlaka kurtuluşa erer. Uhud'da bu hakikati teyid eden şöyle
bir hadise yaşanmıştır:
Efendimiz'in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini duymuş, Medine'de
olduğunu öğrenmiş ve O'nun yanına gitmeye karar vermiş, adını
bilemediğimiz bir zat vardır. Bu zat, Yunus'un saf bir Anadolu havası
içinde dediği gibi,
"Araya araya bulsam izini,
İzinin tozuna sürsem yüzümü,
Hak nasip eylese görsem yüzünü,
Ya
Muhammed canım arzular seni." diyerek araya araya Allah Resulü'nün
izini bulmuş, izinin tozuna yüzünü sürmüş, özlediği cemalini görmek
üzere Medine'ye varmıştır ama o sırada Medine'de Uhud savaşı
olmaktadır. Orada Efendimiz'in şehit olduğu söylentisini duyunca,
"Aradığımı buldum fakat kaybettim. Ben niye duruyorum ki.." deyip
kılıcını çeker, Hz. Peygamber'i görmeden savaşır ve neticesinde de
şehit düşer. Bu zat, bazı yerlerde "Allah Resulü'nü görmediği halde
Müslüman olan, Uhud'da şehit düşen ve bir ölçüde sahabi olmayan kişi
kimdir?" diye lugaza olarak sorulur. Bu kutlu şahıs için bir lahzada
çok şey olmuş ve onun bütün hayatı nurlanmıştır. Cenab-ı Hak bizim de
encamımızı hayretsin.
ÖZETLE
1-
İmanda da küfürde de asıl mesele, niyet ve azme bağlanmıştır. İnsan
üç-beş senelik muvakkat hayatında imanı ve salih ameliyle ebedi cenneti
kazanabilir.
2-
İnsanın zenginliği Allah'tandır ve emanet olarak ona verilmiştir. O, bu
emaneti ancak Sahibinin rızası ve izni dairesinde kullanabilir.
3-
Bizim ebedi kulluk niyetimizi Allah, olmuş gibi kabul buyurur, "Müminin
niyeti amelinden hayırlıdır" fehvasınca bizi ebedi cennetle serfiraz
kılar.
[KÜRSÜ] İnsan gururlanmada asla haklı olamaz
Zenginlik
ve hoşsohbet olma gibi hususlar, zahiren insanın diğer insanlar
üzerinde faikiyetini işaretlediği bir gerçektir. Halk böyle bir kişi
hakkında hüsn-ü zan edebilir, o da bu hüsn-ü zanna itimat edip bel
bağlayarak gurura düşebilir.
Keşke
düşmese!.. Gurur, Arapça'da aldanma manasına gelir; insanın kendine ait
olmayan bir şeyi kendi malıymış zannederek aldanması da bu cümledendir.
Bu nokta-i nazardan dünyaya da, "İnsanların aldandığı dünya" manasına
"Darü'l-ğurûr" (Bkz.: Âl-i İmran, 3/185) denmiştir.
Hâlbuki
bu dünya, sırtına yüklendiği insanları, esas yurtları olan âleme
götürmek üzere bir vazifelidir. Ne var ki, bazı kimseler yolda
giderken, süsünden, cazibesinden dolayı bu bineğe âşık olmuş ve öteleri
unutmuşlardır. Hâlbuki ona, konumu kadar önem ve ehemmiyet verilmesi
gerekirdi. Ne acıdır ki, bazıları ona bağlandı ve asıl matlubu
unuttular; unuttu ve aldanmış oldular. Evet, dünya bazı yönleri
itibariyle insanı aldatabiliyor.
Allah
(celle celâluhu), bir insana hoşsohbetlik, sürat-i intikal (çabuk
kavrama), nüktedanlık, cemal, tesir gücü gibi bazı hususiyetler vermiş
olabilir. Bu, insanın elinde olan bir şey değildir. Şayet onun elinde
olsaydı pek çok insan hoşsohbet, nüktedan sürükleyici olabilirdi. İnsan
bunların kendine ait olmadığını anladığında aldanmadan kurtulur ve her
şeyi sahibine verir. Bunu anlamak çok önemlidir. Aksine insan kendine
ait olmayan şeyleri kendi sahip zanneder, hem Allah'a (cc) karşı
nankörlüğe girer, hem de gülünç duruma düşer.
İnsan
yeryüzünde bir emanetçi olduğuna göre emaneti yerinde kullanmalı,
emaneten verilen şeyleri korumalı ve bu hususta hep Sahibinin izni ve
rızası dairesinde hareket etmeli ki öbür âlemde baki bir şekilde geriye
alabilsin. Evet, insan asla gururlanmada haklı olamaz. Eğer elinde
olmayarak gururlanıyorsa, gururunun, aklî ve mantıki olarak izalesine
çalışmalı ve şayet zorlanıyorsa, Allah'a çok teveccüh etmeli ve mutlaka
her şeyi O'ndan bilmeye kendini alıştırmalıdır.
[HAFTANIN DUASI]
Rabbi!
"Kullarım Benden bir şey dileyecek olurlarsa Ben onlara yakınlardan
daha yakınım ve dualarına mutlaka icabet ederim." buyuran Sensin.
İşte
zayıf ve aciz kulların olarak yüce huzuruna baş koyduk; kendimize
zulmettiğimizi ve daha başka günahlarımızı itiraf ediyor ve "Tövbeler
olsun ya Rabbi! Tövbeler olsun!" diyoruz. Senin hoşnut olmadığın ne
kadar çok günaha bulaşmışsak hepsi için bağışlanma diliyor, bunun için
de yüce dergahına iltica ediyoruz.
[SÖZÜN ÖZÜ]
İnsan
kendisiyle alâkalı musibetleri hatalarının cezası olarak görse de,
diğer mü'minler hakkında hüsn-ü zan etmeli; onların, günahlarının
keffaretini ödediklerini değil, Hak katındaki derecelerinin artması
için o türlü sıkıntılara düçar olduklarını düşünmelidir.
Evet,
bilhassa Allah'ın dinine hizmet için çalışan bir insanın çektiği
sıkıntılar, sadece onun günahlarına keffaret olmakla kalmayıp aynı
zamanda Allah katındaki derecesinin yükselmesine de vesiledir.
Once buyuk insan Halife Hazret-i Omer'in (radiyallahu anh) su itirafini hic unutmamaliyiz. "Biz Islam'dan once kadinlari adam yerine koymazdik.
Islam gelince onlara hem ayetlerde hem de hadislerde yer verdi, erkekler gibi haklari anlatildi. Ondan sonra biz kadinlarin da erkekler gibi haklari oldugunu dusunur hale geldik!.." (Buhari, Muslim).
Bir tespit de oglu Abdullah'tan. "Biz kadinlar hakkinda ileri geri konusmaktan korkar olduk, vahiy gelir de bizi azarlar kadin haklari konusunda diye! Demek ki Islam, kadinlari, deger verilmeyen varliklar olmaktan cikarip ayetlerle, hadislerle haklari korunacak kadar Allah'in ve Peygamber'in yaninda itibarli insanlar olarak gostermis.
Islam'in ilk gunlerindeki hanimlar, toplumdaki yerlerini o kadar rahatlikla almislar ki, haftada bir erkekler gibi cumaya gitmekle kalmamis, gunde bes vakitte cemaate istirak eder olmuslardir. Hatta, ilk gunlerde erkeklerle ayni kapidan mescide girip cikmislar; ama meydana gelen izdiham sebebiyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha sonra hanimlar icin ayri kapi actirmistir. Bu kapi halen Mescid-i Nebi'de (Bâbu'n-nisa) Kadinlar Kapisi adiyla varligini koruya devam etmistir. Camide erkeklerin hemen arkasinda saf tutan hanimlar, gerektiginde sorularini buradan sormus, cevaplarini da yine oradan almislardir. Ne var ki erkeklerin de bulundugu mecliste her turlu ozel sorularini sormada zorlandiklarindan Efendimiz'den kendilerine ozel bir gun ayirarak kadinlari bilgilendirmesini istemisler. Bu istekleri de kabul edilerek haftada bir gun Peygamberimiz'den ozel bilgi alma hakkini da kazanip kendilerini yetistirmeyi saglamislardir. Bu siralarda Resulullah'i o kadar yakindan takip etme imkani bulmuslar ki, bir hanim, Kaf Sûresi'ni sadece Resulullah'in okuyuslarini dinleyerek ezberledigini dahi soylemistir. Mescidde son derece ozgur bir ortamin mevcut oldugu da anlasilmaktadir. Nitekim bu ozgur ortamda kendini iyice yetistiren bir hanim, daha sonra Hazreti Omer'in cuma hutbesini dinlerken:
- Hanimlar mihir miktarini yuksek tutmasinlar, yoksul gencler evlenmekte zorlaniyorlar!.. manasindaki sozlerine bulundugu yerden itiraz seslerini yukselterek cevap verme cesaretini dahi bulmus:
- Allahu Azimu's-san, Nisa Sûresi'ndeki ayetinde mihre sinir koymazken Omer hangi hakla hanimlarin alacaklari mihre sinir koyuyor, yuksek tutmayin diye ikazda bulunuyor, diyebilmis, halife de bu duzeltmeye:
- Hanim isabet etti, Omer ise hata yapti! diyecek kadar tevazu ve fazilet ornegi vermistir. Halife, cami icinde verdigi bu hosgoru ornegiyle kalmamis, cami disinda da kendini yetistirmis hanimlara gorev vermis, Sifa Hanim da (hemcinsleri arasinda) carsi, pazari denetleyerek bir nevi belediye zabita memurlugu yapmistir. Ilk gunlerde barista boylesine hayatin icinde yer alan hanimlar, savasta da geri kalmamislar, Uhud gazasinda Aise validemizle Ummu Suleym cephe gerisinde hizmetlerde bulunmuslar, Hayber gazasina ise tam yedi kadin birlikte istirak etmislerdir. Ummu Atiyye ise tek basina tam yedi savasa katildigini bizzat kendisi soylemistir. Hatta Islam'da ilk hasta bakici hanimin adinin da Rufeyde oldugu tespit edilmistir. Mescide kurulan yarali gazilerin cadirinda bu fedakâr hanim sefkatle hizmet etmis, sonrakilere boyle ornek olmustur.
Anlasilan odur ki, Islam'in ilk gunlerinde hanimlar, ayet ve hadislerin korumasiyla toplumdaki yerlerini almaya baslamislar, orneklerini verdigimiz, veremedigimiz daha nice hizmetlerle sadece barista degil, savasta da (saibesiz ortam icinde ) muhim gorev almis, hizmetlerde bulunmuslardir. Ancak daha sonralari kadinin calisacagi ortamin bozulmasi uzerine alinan birtakim koruyucu emniyet tedbirleri, hanimlarin faaliyet alanlarini daraltmis, bu daraltmayi da Islam'in bastan verdigi emri gibi gosterenler cikmis, ortami duzeltme yerine Islam kadina hak vermemistir' demeyi tercih etmislerdir... Hâlen dedikleri gibi...
Sevgi dekorlu her yapıt ilgi odağı olmaya mahkum. Cesaret süzgecinden geçen her hamle, taltife gebe. Karşılıksız atılan her adım, alkışa liyakat makamında. Mütevazı her gayret yol vurup gitmede mahir. Talep burcundaki her meta, şevke kamçı. Şevk gergefli her fiil, iştiyak yamaçlarında.
Uğrunda ölünebilenler, destansı olgular bütünü. Kıyamete dek ona türküler yakılacak, ağıtlar söylenecek hakkında onun. Yalnız bağrında neşet ettiği toplum unutmasın için değil, bütün bir insanlık hatırlasın için. Herkes kıymet ve kıyametini bu mizanda tartsın için. Konum ve pozisyonlar bu minval üzere ayarlansın için. Senaryolar yazılacak haklarında o kıvamda olanların. Edebiyatı yapılacak ebede yol vuranların. Kimsenin bilmediği yerleri vatan edinenlerin. Uzakta unutulmuş olanları dost bilenlerin. Gurbeti vuslat görenlerin. Gidişlerini maddi menfaat sathının dışında değerlendirebilenlerin. Ağlayanların, arkalarından ağlatanların. Tebessüm edip geçip gidenlerin. Bilmediği diyarda, bilmediği insanları güldürenlerin. Öldürenlere inat yaşatanların. Ayıranlara karşılık kavuşturanların... Annelerinden ayrılarak gittikleri beldelerde anne-evlat vuslatı yaşatanların. Eşlerini bilinmez bir belirsizliğe doğru bir valizle seyahate mecbur kılanların ve karşılığında ise onlardan sadece destek bulanların. Evlatlarıyla bir ömrü gurbet sayanların…
Tükçemiz, değil sadece bir dil. O sevgimizin, hasretimizin, özlemimizin, gurbetimizin, hayalimizin, hayatımızın, mazimizin, istikbalimizin de dili ayrıca. Vatanın tüm sathı ile kucakladığı şey o. Destanlarımızın beşiği. Türkülerimizin adı. Bütün bir milletin malı. İnsanlığın özlem duyduğu her şeyi içinde barındıran kelimelerle sahne almış ve sahibine doğru yol alan kervanımız. İçinde umut, ümit, özlem, aşk, şefkat, muhabbet barından değer. Heybesi güzel ve güzelliklere ait ne varsa bütününe hamil. İnsanlığın beklentilerine göre son düzlükte bir kez daha dizayn edilmiş ve endamı bu mahiyette donanmış. Ve hakiki erenleriyle yola çıkmış. Diyar diyar yola koyulmuş, kervan kervan olmuş, her beldede kuvvet bulmuş, her beldeye Nil olmuş. Solo iken korolaşmış. Fidan iken çınarlaşmış. Sızıntı iken çağlayanlaşmış. Hale iken şemse durmuş. Hayal iken hakikat olmuş. İçte iken dışa vurmuş. Bende iken, bizler olmuş. Bir dünya doğurmuş bugün. Bütün bir dünya olmuş. Onunla anlaşan, onunla yakınlaşan, onunla ağlaşan, onunla yakaran, onsuz olamayan bir dünya. Ortak bir değer olmuş dört bir yanda. Kendi cemiyetini oluşturmuş o son dönemde. Ortak bir payda olmuş artık dünyanın her yerinde. Siyahı beyaz kılmış. Japonu bizden saymış, ırağı yakın yapmış, düşmanı dost cenahına atmış. Ziraatçısını bile şaşırtmış. Başı geri çevirdiğinde ayakları üzerine durmuş hadimleriyle yüzleşen sahibini bile.
Ama bir de bu boz tarlanın evveli var. Bu yemyeşil arazinin kıraç hali var. Ortada olanı kabul edenlere canlar feda, lakin bir de ufukta samimi el edişten başka emare görmedikleri halde evet deyip buraları bugün gülistana çevirenler var. Birleştirmek için ayrılanlar, güldürmek için ağlatanlar, evlatları anneleriyle kavuşturmak için anaları arkada koyanlar var.
Sakin bir gündü. Güneydeki Kandahar'dan gelen öğrencilerle okulumuz öğrencilerinden üçünü başlarında Türkçe öğretmenlerimizden Kadir beyle beraber kuzeye göndermiştik. O yaz yapılacak Türkçe olimpiyatlarının ülke seçmeleri olacaktı kuzeydeki okul öğrencileriyle birlikte. Tüm okullar hazırlıklarını tamamlamış, başlarında hocalarıyla beraber seçmelere katılacaklardı. Bu alandaki en nadide öğrencilerle günlerce süren çalışmaların neticesi nihayet o akşam alınmış olacaktı. O gün tatildi. Her tatilde olduğu gibi, diğer arkadaşlarımız da öğleye doğru okula gelmiş, birlikte maç yapılacak, okulda ailelerle imkan bulunmuşsa piknik yapılacak ve stres atılacaktı. Bir haftanın yoğunluğu bu şekilde atılıp, aynı yerde olmasına rağmen, çok yoğun geçen ders programlarından ötürü birbiriyle pek de muhabbet etme imkanı bulamayan meslektaşlar bir noktada hasret gireceklerdi her zaman olduğu gibi. Hakikaten hatırlıyorum da şimdi, aktif öğretmenlik yaptığımız o dönemlerde hiçbir dönem 30 saatin altında dersim olmamıştı.
Herkes birer ikişer okula gelmiş, üzerlerini değiştirip sahaya çıkıyordu. Derken okul içinde bir telaş görüldü. O dönemde Afganistan'da koca okulda sadece bir iki tane olan cep telefonlarından birine gelen telefon ufku başka yanlara kaydırdı. Genel müdürümüz Yücel beyin benzi attı birden bire. Üzerine bir iki telefon daha açıldı farklı yerlere. Ama nafile, bir ses seda yok. Mezar-ı Şerif Kabil hattındaki insanlar bulunmaya çalışıldı. Son saatlerde gelip gidenler var mıydı aynı güzergahtan diye araştırıldı, soruldu? Diğer taraftakilerin çok bir şeyden haberi yoktu henüz. Gelen haber, sadece bir kazadan bahsediyordu. Ölen vardı. Ama kim? Ayrıntı alınabilecek ne yer ne de merci mevcut. Sana düşen sadece dua ve dahi sabır. Bir telefonun çalmasının bu denli önemli olacağını kırk yıl geçse tahmin etmezdim. Herkesin gözü o telefonda. Güneyden gelen okulun Türkçe öğretmeni Mahmut bey etmişti telefonu, kazayı o bildirmişti, lakin onun da o esnada çok da bir malumatı yoktu maalesef. Zira onlar geride kalan arabayı beklemeye başlamışken ileride, arkadan gelen başka bir araba haber vermişti kazadan. Onlar da o an için orda buldukları bir telefonla ancak onu bildirebilmişlerdi.
Dua dua eller havada Kabil'deki Türkçe yuvasında. Herkes dilinde bildiği ne dua varsa artık. Kiminin elleri böğründe o esnada yaşadığı çaresizliği resmeder vaziyette. Kimi elinde kolonya okul içinde koşuşturmacada, zira genel müdürümüz Yücel Bey, emanetlerinin derdiyle baygınlık geçirmede okulun herhangi bir yerinde. Öğretmen arkadaşların çocukları bir anda değişen havayı çözme gayretiyle şaşkınlık içinde. Bayanlar, kuzeye giden öğretmen ağabeyimizin hanımına bir şeyler sezdirmeme telaşında. Aman Allahım o ne haldi öyle…
Derken geldi acı haber birkaç saat sonra. Evet tahmin edildiği üzere kaza vardı yolda, gel gör ki o kaza da bizim ikinci arabamızda olmuştu. Kabil okulunun öğretmen ve öğrencileri kaygan yolda yoldan çıkan arabayla takla atmışlardı. 9B öğrencilerinden iki gülümüz vefat etmiş, bir öğrencimizin kafa tası çatlamış, öğretmen ağabeyimiz de arabadan fırlamış ve kırılan kaburgası dalağını delmiş Ürdün hastanesinde yoğun bakıma alınmıştı. Yani iki öğrencimiz dar-ı bekaya gitmiş, diğer iki kişi de yoğun bakıma alınmıştı. Kara bir gündü, kapalı hava hüzün tadındaydı. Eşler telaşta, analar ağıtta, bütün bir okul yastaydı. Ama işin bir de hakiki canları yananlar boyutu vardı. Sabah evden evladını sağ salim yolcu eden anaların, babalarının haberdar edilmeleri vardı.
Derken iki grup ayrı ayrı gitti evlere, o ana dek bizler de bilmiyoruz ki, kim öldü kim kaldı geriye. Gidip bir velimizi alıp getirdik okula, o esnada diğer veliler de diğer arkadaşlarca getirilmişler okula. Adamcağızlar haklı olarak yerlerinde duramıyorlar, hemen iki araba kiralamışlar, yanlarına iki arkadaşımızı da vererek yolcu ettik onları da akşamüzeri. Ve acı haber de geldi tüm teferruatıyla o esnada zaten, Ulukbek ve Ubeydullah vefat etmişler, Bayqara ve Kadir bey de hastanede. Bu kez başlayan ikinci bir telaş. Dalağın delinmesiyle baş gösteren iç kanama tehlikeli. Acilen kan gerekli ağabeyimize. Tekrar Kabil sokaklarında yoldayız. Her yüz metrede karşılaştığımız polisler ve askerler ayrı ayrı bu saatte seyir halindeki bir vasıtanın füze ile hedef halinde olduğunu izah etme gayretindeler bizlere. Zira saat o dönem itibariyle hala sokağa çıkış saatlerine denk gelmekte. Orda o an için bulunan tüm merkezleri ziyaret ettik, kimisinde ne bir yetkili ne de bir halden anlayan biri mevcut, kiminde ise 'Sizin kanınınız yok mu, ne kanı arıyorsunuz' şeklinde bize yardımcı olmaya çalışan masum Afgan yetkililer bulduk. Bir taraftan da, bir sonraki gün Türkiye'den gelecek olan uçağa uygun kan yetiştirme telaşı Türkiye'den de. O da bir sürü prosedüre tabi, izni ayrı bir dert, kanın o kadar saat uçakta muhafazası ayrı bir dert. Yine çaresiz, eller duada, gönüller Mevlada uzun bir gece daha.
Bir sonraki gün geldi aradığımız kan nihayetinde. Acilen gönderildi kuzeye. Bu arada veliler de varmışlar olay mahalline ve almışlar cenazelerini ve götürmüşler Mezar-ı Şerife. İşlemlerin akabinde ilk uçakla geldiler Kabil'e. Tüm okul havalimanında. Az sonra uçaktan inecek olan kendi arkadaşları. Herkeste hala hakim olan bir şaşkınlık. "Belki de"ler içinde bir bekleyiş. Tabutlarla beraber başlayan bir bitiş. Ölümün hakimiyetini haykırdığı an.
Ulukbek orda defnedilirken, Ubeydullah Kabil'e yakın köyüne götürüldü arkadaşlarınca. Orada adet olduğu üzre açıldı yüzü son bir defa. Başı sağa dönmüş, yüzünde hafiften takla anının çizikleriyle mütebessüm bir eda ile ebedi istirahat yerini bekleyen Ubeydullah. Defin esnasında gün boyu günlük güneşlik olan havanın yerini sadece üç beş dakikalığına terk ettiği bir meltem ve sadece o beldeden geçtiği her halinden belli olan ve bağrında taşıdığı üç beş damlayı da oradakilerin üzerine bırakarak geçen bir bulut. Hadiseleri yorumlama gücü kuvvetli olduğuna inandığım bir iki sima ile göz göze geldiğimiz an oldu bu hadise. Geri dönüşte ikimiz de aynı soruyu sorduk birbirimize.
'Benim düşündüğümü mü düşündün sen de? Sence de şehit olarak gitmediler mi dersin? Yaşadığımız tablo o istikamette ama, gerçeğini Mevla bilir hakkıyla.'
Tabi bir de bu işin başka bir yönü var elbette. Devam eden hayata tabi olmak şart. İki güzide şehitlik şerbetini içmiş olsalar da hayat devam etmekte gerideki bizlere. Zira onların seferi ilim yolundaydı. İlim için yol alırken vefat edenleri de şehitlik makamına oturtmuyor mu sanki Başbuğu (sallallahu aleyhi ve sellem). Geri tarafta devam eden dersler. Maalesef ki iki öğrenci de aynı sınıftan. Hem de aynı sıradan. Ders sırası o sınıfla kendine gelen her öğretmen için ızdırap anları başlamakta adeta yeniden. Derken bize de geldi sıra mecburen. İçeri girerken ayağa kalkan öğrencileri kalkmadan oturtturduk yerlerine, kiminin göz yaşı hala belirgin. Kim bilir ki daha iki gün evvel arkadaşlarıyla yaşadığı hangi hatıra, hangi kovalamaca dimdik ayakta hafızasının en temiz yerinde. Veya o an için aklına getirmediği ölümü yok sayarak yapmış olduğu hangi hareket onu dağidar etmede. Hepsinin bir anısı var elbet onlarla, hem acı insan olmanın gereği olarak hem de tatlı. Tüm gözler orta sıranın en arka yerinde yan yana duran iki koca resimde ister istemez.
Aklıma o esnada nerden geldi bilemiyorum ama, gördüğüm o manzaranın tesiriyle, ölümün son olmadığı bahsi takıldı. Ayrılığın sanılandan az olduğu, gidenlerin hayat mertebelerinin farklı farklı olduğu. Bazılarının gidiş şekillerine göre muradı ilahi dilerse buralara gelip, bizleri görebildiği… Bizler uzun uzun bunları anlatırken, Ubeydullah'ın kardeşi, ayağa kalkıp bizi doğrular mahiyette bir hadise anlattı: 'Hocam, halam uzakta oturuyor ve olanlardan haberi yok, aradan bakın kaç gün geçti. Bu sabah telefon etmiş eve. Babamlarla sohbet etmiş ve bir rüyasını anlatmış. Ben dün gece rüyamda Ubeydullah'ı gördüm. Bir yerde yatıyordu. Yattığı yer kabre benziyor, sağ tarafı açıktı. Oradan bizlere bakıyor sürekli. Ve bir ara bana dönüp, 'Hala, herkes beni öldü sanıyor, oysa ben ölmedim, bak buradan çıkıp geziyorum, canım istediği zaman istediğim yere gidiyorum ama onlar beni göremiyorlar' diyor. Çocuğa bir şey mi oldu, bana demiyorsunuz yoksa' diyor.
Hepimizin içinde hasıl olan bir inşirah. Adeta kelimeleri anlamlandırdı bu rüya. Gönüllere su serpti. Babası da tuttu kolundan bir sonraki gün okula diğer oğlunu getirdi.
'Hocam, bir evladımı kaybettim, diğerini de yine size getirdim' dedi.
Aman Allah'ım, bu ne güven, bu ne teslimiyet böyle. Bizler evladı için bizden baba yüreği taşıdığı için hesap soracak diye beklediğimiz velimiz, vefat eden çocuğumun yeri boş kalmasın diye diğerini getirmişti.
Uzun bir aradan sonra, hem diğer öğrencimiz, hem de Kadir bey iyileşip okulumuza geldi. Hatta öğrencimizin geldiği gün bizim ayrıldığımız güne denk gelmişti. Bir ara koridorda karşılaştık, o da meğer bizi arıyormuş.
'Hocam duyduklarımız doğru mu, gidiyormuşsunuz' dedi.
'Doğru Mr. Black, derslerde ismi Bayqara olduğu için böyle hitap ederdim kendisine, onun da hoşuna giderdi, evet maalesef gidiyoruz. Nasıl iyi misin şimdi, iyileştin mi tam anlamıyla? Şükür bak döndün gerisin geriye okula.'
'Okula döndüğüme mi sevineyim, sizin gidişinize mi yanayım?' dedi tam bir içtenlikle. Sezdirmedik ama, yıkıldığımız an oldu o dakika.
Aradan yıllar geçti, Ürdün'ü ve Ürdünlüleri hala çok severim sırf arkadaşımız Kadir Beyin ve öğrencimiz Bayqara'nın orada ayağa kalkmasının hatırına. Yakın sayarım kendimi onlara ve yakın bulurum o insanları bana da. Acaba sırf 10-15 günlük hatır için gönlümüze taht kuran bu insanlara karşı bizim bakışımız böyle olur da, ömürlerini başkalarına adayanlara karşı bakış nasıl olur ki? Elbette, güle gülşene dönecek onlar adına da dünya yarın. Meclislerine gelenler, çaylarından içenler, sofralarından geçenler, hanelerinde soluklayanlar bilecekler bu kadirşinaslığı bir gün. Anacaklar o tatlı anları özlemle, aynen bizim Ürdün'e olan elde olmayan kalbi yakınlığımız misali.
Fil dişi kulelerden bakmaya benzemiyor bu iş pek. Rahat terk ediliyor, canlar veriliyor, canlar acıyor, cananlar bırakılıyor. Ancak bu şekilde bir dil yeşeriyor Fırat Fırat, bir millet ayağa kalkıyor Dicle Dicle. Bir ülke doğuyor Nil Nil hem de. İlk kez gördükleri adrese doğru yol alarak. Bilmedikleri insanları kardeş sayarak. Soru işaretleriyle dolu bir coğrafyayı vatan yaparak. Düşmanları dost kılarak, kandan irinden deryaları ayaklarına bile bulaştırmadan aşarak. Ve hedefe vardıklarında da o işi hiç yapmamış gibi başka bir yöne doğru yola koyularak. Bayrak bir sevdadır onlara. Dil bir aşk. Millet bir azize, devlet uğruna ölünecek değer. Çok şükür ki bu kavramların her biri de bugün dünyanın dört bir yerinde bu alperenler sayesinde dimdik ayakta. Hem de nice dostane yarenlerle bezeli bir halde. Kimse ümitsizliğe düşmesin için diyeyim bir kez daha, İstikbal inkılabatı içinde en gür ve yüksek seda bu devletin ve milletin sedası olacaktır, hem de nice sürpriz dostlarla birlikte.
Kur'an'in agir ve aci tabirleri vardir. Bunlardan biri de giybetle ilgili olanidir. Birisini cekistirme, yerme, kotuleme anlamina gelen giybet Kur'an'da bir ayette, olu kardesinin etini yemek olarak tasvir edilmektedir.
Ne aci… Ne cirkin… Ama sikca da yapmaktan geri durmuyoruz.
Dilimiz durmadan giybete kayar. Dilimiz bize kotuluk yapar durur. O zehirle pismis asi yemeyi sever. Dilin belasidir, afetidir giybet.
Kalbimizin en buyuk hastaliklarindandir giybet.
Bir de giybet ettigimiz kisilerle ilgili konusmak zorunda kalmasak. Herkes dogru ve iyi olsa…
Her sey guzel ve iyi olsa… Her sey hos olsa…
Ondan bir kurtulabilsek, dilimize bir sahip olabilsek… O zaman ulasiriz kalp zenginligine…
O zaman ulasiriz kardesligin guzelligine… O zaman ulasiriz yaratilani sevmenin faziletine.
Bir kisinin ardindan konusmaktan, onun giybetini yapmaktansa gidip yuzune karsi soylemeliyiz.
Bir gun sahabelerle otururlarken Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara:
- Giybetin ne oldugunu biliyor musunuz, diye sordu.
Sahabe efendilerimiz:
- Allah ve Resûlu daha iyi bilir, dediler.
Bunun uzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
- Ya benim soyledigim onda varsa, bu da mi giybettir, diye sordu.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
- Eger soyledigin onda varsa giybetini yapmis oldun. Eger soyledigin onda yoksa bir de iftira ettin demektir, buyurdular.
Sahabelerden birisi, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yaninda oturmakta iken bir baska kisi gelerek, onlerinden gecip gitti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yaninda oturan sahabe:
- Yâ Resûlallah, ben bu adami seviyorum, dedi.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
- O, bunu biliyor mu, diye sordu.
Sahabe:
- Hayir, dedi.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
- Oyle ise, haberdar et, buyurdu.
Bunun uzerine O sahabe hemen yerinden kalkip sozunu ettigi sahsa yetisince, ona:
- Seni Allah icin seviyorum, dedi.
- Beni kendisi icin sevdigin Allah, seni de sevsin, diye mukabelede bulundu, diger sahabe.
Kalbimize en cok zarar veren afetlerden biri olan giybetten uzak durmayi kendimize prensip edinelim.
Giybetin basladigi yerden kalkip gitmek ve giderken de konusanlari uyarmak aliskanliklarimizdan biri olsun insaallah.
Kul hakkindan da agir olan giybet!..
Bir komsu veya bir dostla konusup ayrildiktan sonra arkamizdan konusmadigindan emin olamiyorsak durum kotu demektir. Boyle dostlukta ne muhabbet gelismesi olur, ne de itimat duyma hissi kalir. Cunku arkasindan konusuldugunu dusunen insan, dostlarini hep tereddutle karsilar:
Bu da komsuluk ve dostluk hissini parcalayan bir suphecilik halini alir.
Bundan olacak ki Hazret-i Kur'an, kardesinin arkasindan konusup giybetini yapmayi, o kardesinin etini yemeye benzeterek ayiplamis, soyledigi dogru bile olsa giybetciligi kesinkes yasaklamistir. Ancak, ihtiyac halinde, dogru bilgiye gerek duyulmasi durumunda, bilinen gercek ne ise o bilgiyi dogru vermekte mahzur soz konusu olmamistir. Boyle bir tanitima gerek yokken aleyhtarlik yapip birinin zaafini, kusurunu nazara vermek, ona olan ilgiyi, husnu zanni yok etmek ne kardeslige yakisir, ne de samimi bir dostluk ve komsuluga.
Isterseniz dostlugu dusmanliga ceviren giybetin, kul hakkindan da agir sonucunu anlatan Sufyan bin Uyeyne'den bir yorum arz edeyim sizlere de, hep birlikte ibretle okuyup hayretle tefekkur edelim giybetin kul hakkindan da agir sonucunu...
Bakalim, dort yasinda Kur'an-i Kerim'i ezberleyen, elliden fazla yuruyerek hacca giden, Imam-i Safii gibi zatlara hocalik eden Kufe'nin buyuk alimi Sufyan bin Uyeyne, giybet olayinin agirligini nasil acikliyor bizlere gorelim. Ikinci hicret asrinin buyuk alim ve mutasavvifi diyor ki:
- Insanin uzerindeki haklarin en buyugu suphesiz ki kul hakkidir. Kul hakki sehitlerden bile affolmaz. Hak sahibiyle bizzat helallesmedikce... Bu sebeple uzerinde kul hakki olan kimse bunu odemek icin hak sahibiyle bulusup mutlaka helallesecektir. Sayet hak sahibi hayatta degilse mirascilarina gidecek, hakki mirasciya odeyecek, boylece kul hakkindan kurtulmasi mumkun olacaktir...
Ancak giybetini yaptigi tanidiginin hakkini boyle odeyemeyecektir. Insan giybetini yaptigi kimsenin mirascisina varip da akrabanin aleyhine konusup giybetini yapmistim, o da olmus, arkasindan sana su kadar para vereyim de bana hakkini helal et, diyemeyecektir.. Cunku boyle bir salahiyet verilmemistir mirasciya!.. Giybetini yaptigi kimseyle bizzat goruserek helallik alacaktir. Bu da ancak mahserde karsilasip, yaptigi giybetine mukabil sevaplarini verecek, sevaplari yetmezse giybetini yaptigi kimsenin gunahlarini yuklenecek, helallesmek ancak boyle gerceklesecektir!. Demek ki giybet helallesmesi, kul hakkindan da zor bir helallesme olacaktir.
Neden giybet helallesmesi kul hakkindan da zor helallesme olacaktir? Cunku insanin haysiyeti, serefi malindan ustundur. Malini almak suretiyle hakkini aldigin kimsenin mirascisina aldigin mali verir, kurtulursun. Ama aleyhinde konusmak suretiyle itibarini dusurdugun kimsenin haysiyetini, serefini parayla satin alip geri getiremezsin. Onun hesaplasmasi serefine golge dusurdugu kimseyle mahserde yuz yuze gelmekle olacaktir... Sevaplarini verecek, yetmezse giybetini yaptigi kimsenin gunahlarini yukleneceksin, ancak boyle helallesebileceksin...
Sufyan bin Uyeyne bu acik secik yorumuyla demis oluyor ki:
- Siz siz olun, giybete dilinizi alistirmayin, cevrenizle dostlugunuzu, kardesliginizi zedeleyecek, itimat ve hurmetinizi yok edecek giybetcilikten yilandan akrepten kacar gibi kacin. Varsa aliskanliginizla mucadele edin, itimat edilen dost, saygi duyulan komsu vasfinizi hep koruyun, emin dost ve komsu olma ozelliginizi hep muhafaza edin!.. Sayet, mahserde sevaplarinizi giybetini yaptiginiz kimselere dagitmak, yetmeyince de onlarin gunahlarini yuklenmek zorunda kalmak istemiyorsaniz tabii...
Giybet eden ne yapmali?
Yasayan veya olen bir insanin veya insanlar toplulugunun giyaplarinda onlari uzecek dogrulari soylemis olabiliriz. Eger yasiyor(lar)sa, helallesmenin bir yolunu aramaliyiz. Biliyoruz ki, sehit bile olsak, kul hakkini odemek zorundayiz. Eger vefat edenin giybeti yapilmissa, helallik dilemek ne yazik ki imkânsiz. O zaman onun icin omur boyu dua etmekten, onun adina iyilik yapmaktan baska care kalamaz. Zalimleri asagilamak disinda, tarihteki insanlari elestirirken, haksizlik yapmamaya dikkat etmeli; herkesin hakkinin ve onurunun Allah tarafindan sonsuza dek korunacagini unutmamaliyiz.
Bugunden baslayarak, giybetlerini bilmeden yapabilecegimiz ihtimaliyle, tum tanidigimiz insanlarla ilk karsilasmamizda mutlaka helallesmeli, hatta helallesmeyi periyodik bir aliskanlik hâline getirmeliyiz. Aksi halde burada birkac gunde tamamlayabilecegimiz helallesme faslini ihmal etmemiz, hasir meydaninda binlerce yil beklememize mal olabilir.
Giybetini yaptigimiz kisilere ismen dua etmeli, onlarin affi ve tum hayatlarinin rahmetle ve ihsanla kusatilmasi icin, israrli ve vazgecmeden gizli dualarda bulunmaliyiz. Tum bunlari yaparken, —bilhassa vefat edenlerin ve topluluklarin—bir daha giybetlerini yapmamak icin de ilâhî yardim dilegimizi ihmal etmemeliyiz. Cunku, bu tur giybetlerde helallesmek pratik olarak neredeyse imkânsiz gibidir.
Giybet dinleyen ne yapmali?
Engel olmazsak, bizimle konusurken giybet yapanla suc ortagiyiz. Cunku giybetin devam edebilmesi, bizim en azindan dinliyor goruntusu verebilmemize baglidir. Baskalarinin giybetine bilincli kulak misafiri olan da giybetin suc ortagidir.
Ilk yapmamiz gereken, “Kim ki yaninda Musluman kardesinin giybeti yapildigi halde, gucu yeterken ona yardim etmezse, Allah onu dunya ve ahirette zelil kilar” hadis-i serifini hatirlamak olmalidir. Bu soz sadece bizimle konusanin yaptigi giybeti degil; cevremizde, radyoda veya televizyonda yapilirken dinledigimiz giybetleri de kapsamaktadir. O anda kendimizi giybeti yapilan kisinin yerine koymali, bizden giyabimizda bu sekilde soz edildiginde rahatsiz olup olmayacagimizi sormaliyiz. Onuru zedelenen kisinin uzulmesi gerekiyorsa uzulmeli, hakkini savunmasi gerekiyorsa savunmaliyiz.
Hatta kendi hakkimizi feda edebiliriz, ama baskasinin hakkini korumak namus borcumuzdur. Once kalbimizde derin bir rahatsizlik olusmali, giybeti dinlemeye tahammul edemez hâle gelmeliyiz. Giybeti yapilan kisi kisisel dostumuzsa, mutlaka sozel olarak mudahale etmeli, onurunu savunmali ve giybeti suclamaliyiz. Susturmanin bize zarari buyuk olacaksa, ‘rahatsizligimizi hissettirmek sartiyla’ oradan hemen uzaklasmaliyiz. Radyo veya televizyonda yapiliyorsa, hemen kapatmaliyiz. Bunlari yapamiyorsak, dinlememeye calismaliyiz. Dahasi, giybeti dinledigimiz icin Allah’tan af dilemeli, giybeti yapilan kisiye dua etmeli, ve duyduklarimizin etkisinde kalarak su-i zan etmemeye ozen gostermeliyiz. Dahasi, uyarip duzeltemedigimiz giybetciden, elimizden geldigince uzaklasmaliyiz.
Buyu, cin gibi ruhani varliklar araciligi ile insan veya baska varliklar uzerinde etki meydana getirme isidir. Dinimiz, buyuyu inkâr etmemis, buyu yapmayi ve buyuye basvurmayi yasaklamistir.
Bir coban, kopegini cok seviyormus. Onu kaybetmekten o kadar korkuyormus ki, sonunda muska yazana gitmis. Demis ki, "Benim kopegime bir muska yaz ki, ona zarar gelmesin, kaybolmasin." Adam, "Olmaz oyle sey!" diye bagirmis. Coban da, "eger muska yazarsan, sana bir koyun!" demis. Hal boyle olunca, adam da bir muska yazmis.
"Tamah ettim etineMuska yazdım itine
Tutarsa da tutmazsa da bana ne!"
Isleri yolunda gitmeyen veya birtakim sikintilara maruz kalan bazi insanlar kendisinde buyu olduguna kat'i olarak inanip kapi kapi dolasiyor ki, buyuyu bozdursun. Gittikleri kisilerin bazisi veya ekserisi (!) parayi pesin aliyor. Sonra da bir seyler yazip adamin eline tutusturuyor. Tutsun tutmasin, bana ne diyor.
Allah, kendisinden baska kimseye ve hicbir seye tâbi olmamizi istemez. Putperestler, putta mânen bir guc var zannediyorlar, onun icin onlara tapiyorlardi. Musa aleyhisselam zamaninda okuze tapanlar, aslinda menfaatlerine tapiyorlardi. Cunku okuzle tarlayi suruyor, inekten sut aliyorlardi. Okuze tapmanin arkasinda "menfaate tapma" meselesi vardi. Bir insan, menfaati icin dinini terk ederse, o cahillerin dustugu duruma duser.
Genc bir hanim aglaya aglaya bana gelmisti. Dedi ki, "Kocam beni sevmiyor. Kaynanam buyu yapti, aramizi bozdu! Ne olur hocam bu buyuyu bozun." "Olur" dedim. "Ne kadarsa, parasini vereyim" dedi. "Once buyuyu bozalim, sonra hesabi goruruz." Cikardim bir kagit, yazmaya basladim: "Kocana dargin durmayacaksin, (cunku darginlik esleri birbirinden sogutur. Darginlik bittigi an esler arasinda sevgi yeniden baslar) esinin akrabalarina hurmet gostereceksin, onlari memnun etmeye ugrasacaksin, gulumseyeceksin, kocani tenkit etmeyeceksin, her turlu temizlige dikkat edeceksin." O kadincagiz, bu kagidi okudu, sasirdi kaldi. "Ben bunlari yapsam zaten kocam beni sever." dedi.
Aile hayati bu... Arti eksi bircok olaylar oluyor. Ben elli yildir evliyim. Eger zor durumlarda anormal hareket etseydim, belki de yuvam yikilirdi. Ailelerde huzursuzlugun sebebi, olumsuz ve kirici konusmalardir. Insan gonlu cok guzel bir vazoya benzer. Kirilirsa yapistirilir amma, onun kirik oldugu her zaman anlasilir.
Benim hayatimda da uzun sureli, olumsuz donemler oldu. Is hayatimda isleri yurutemedigim, tikanip kaldigim oldu. Sonra hastalandim... Boyle bir hastalik hic beklemiyordum. Dunyayi dolasan bir adamdim. Simdi yardim eden olmasa, diger odaya zor geciyorum. Bu kotu gunlerin hicbirinde "bana buyu yaptilar" diye dusunmedim. Her sey Allah'in emrindedir. Basimiza bir iyilik veya kotuluk gelirse, bunu cine, periye, buyuye baglamamak lazim. Iyilik de kotuluk de cinden gelmez, Allah'tan gelir. Nasil ki ilaclar her zaman etkisini gostermez, ancak Allah dilerse sifa ilactan gelir; cinden, buyuden de iyilik veya kotuluk gelip gelmeyecegi Allah'a baglidir.
Peygamber Efendimiz’e buyu yapmislar. Cebrail aleyhisselam "Felak ve Nas" sûrelerini getirmis. Peygamberimiz, bu sureleri okuyarak Allah’in izniyle sifa bulmus. Ayni durum bizim icin de gecerlidir. Kendimizde buyu oldugunu dusunuyorsak, bu sûreleri okuruz. Bu sûreler nazardan korunmak icin de okunur. Allah'in kudreti her seye yeter!.. Buyu kaderi degistiremez. Allah'in izni olmadan sinek kanadini kimildatamaz.
Suleyman Celebi bugun ulkemizin her kosesinde okunan Mevlidin yazari. Yillar once bir Mevlid Kandili oncesiydi. Gazetemizin Bursa bolgesi icin cikaracagi Mevlid ekine haber calismasi yapiyorduk. Cekirge’nin ana caddesi uzerinde bulunan Suleyman Celebi’nin mezarina gittik. Mezar yolun bir iki metre ustunde kaliyordu. Yola bakan duvarda bir tabela vardi. Bu tabelanin yakininda arkadaslarimiz yoldan gecenlerle Suleyman Celebi uzerine roportaj yapti ve mezarinin nerede oldugunu sordu. Genclerin cogu bilmiyordu ve genelde de Bursa disindaki yerleri soyluyorlardi. Her gun onunden gectikleri yeri fark edememislerdi.
Farkina varamadigimiz degerlerden biri de Canakkale gercegidir. Canakkale’yle ilgili bilgiler savasin siddeti, olenlerin coklugu ve Canakkale’nin gecilmez olduguyla sinirli. Canakkale’de sehit olan 250 bin insan ve belki de bir o kadar gaziden geriye ne kaldi dersiniz?
Canakkale sehitlerinin geldikleri sehirlere baktiginizda bir Anadolu mozaigiyle karsilasiyorsunuz. Yani her vilayetin, her mahallenin neredeyse bir Canakkale sehidi var. Canakkale bizim yuregimize dusen bir ates. Gidenlerin donmeyeceklerini bildikleri bir menzil.
Gazilerimizin anlattiklarini bir masal gibi dinleyen torunlariz bizler. Aylarca top ve tufek mermisi altinda hayatta kalmanin, yurekle aklin direncinin nasil bir sinerjiye donustugunu arastirmayan bizler; cocuklarimiza da Canakkale’yi anlatamiyoruz.
Canakkale’ye yeni evlendigi kocasini gonderen gelini, tek oglunun sirtini sivazlayip gozyaslarini icine akitan anayi, bir daha geri gelemeyecegini bildigi evladinin gozunun icine bakarak “Allah’a emanet ol!” diyen babayi anlamadik, anlamaya calismadik. Canakkale, yeni gelinin, ananin, babanin kalbindeki ateste sakli... Canakkale, siperlerde nobet bekleyen Mehmetcigin gonlunde gizli...
Cocuklarimiz Canakkale’yi sadece bir savas olarak gormemeli. Canakkale, bir var olus mucadelesinin yansimasi olarak bilinmeli. Ve Anadolu’nun her vilayetinde sakli Canakkale hikâyeleri unutulmaya yuz tutmadan su yuzune cikarilmali. Canakkale unutulmamali. Canakkale ruhumuzun yeniden ihyasi adina onemli bir adim olmali.
Bedir’den Uhud’a ve Hendek’e oradan Malazgirt’e, Canakkale’ye ve Sakarya’ya hakim olan ruh, ilahi olana kendini adayisin ta kendisiydi. Sultan Alparslan 26 Agustos 1071’de cuma namazi vaktini bekleyerek taarruzu biraz geciktirip, namazin ardindan giydigi beyaz elbisesiyle ordusunun onune gecmisti. Sultan, atinin kuyrugunu bizzat baglayip, on saflarda ordusuna bir asker gibi savasacagini belirtmek maksadi ile ok ve yayini birakip kilic ve topuzunu eline almisti. Sonra ordusuna soyle der; “..Butun Muslumanlarin minberlerde bizim icin dua ettikleri su saatte, kendimi dusman uzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur, gayeme ulasirim; ya da sehit olur, Cennet’e giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler, takip etsin. Ayrilmayi tercih edenler, gitsinler. Burada sultan ve emredilen asker yoktur. Zira, bugun ben de ancak sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savasan bir gaziyim.”
Anadolu’nun kapilarini Islâm’a acan buyuk, Malazgirt zaferi iste bu ruh haliyle kazanildi. Canakkale icin de ayni seyler soz konusudur. Alman subayi Carl Mulhman bakin bunu nasil ifade ediyor: “Bu agir sinama doneminde Turklerle birlikte hareket eden herkes, bu sessiz kahramanlik karsisinda sinirsiz saygi ve hayranlik duyar ki, o durust Anadolu insanina karsi bu duyguyu dusmani bile esirgemeyecektir. Burada, diger kulturlu uluslar tarafindan suphesiz gozlemlenen; ama ruh dunyalarinda kavranamayan bir ‘dine kendini adayis’ Turklerde aciga cikmaktadir ve bu; ayni seyin baska ulusta benzer olcude gorulemeyecegi bir ruh halidir. Her halukârda Turk insani gucunu bu ozelliklerinden almaktadir.”
Nisa Sûresi'nde "Kim bir kotuluk yapar, gunah islerse cezasini mutlaka gorecektir." buyuruluyor.Bu mealdeki ayetlerin gelisinden sonra bazi hassas insanlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gelerek endiselerini aciklayip derler ki :
-Ya Rasulallah, ne olacak bizim halimiz? Ayetlerde "Kim bir kotuluk yapar, gunah islerse cezasini gorecektir." buyuruluyor. Bizler ise gunahtan hali olamiyoruz. Bazen nefsimize uyarak, bazen de gaflete dalarak gunaha maruz kaliyor, yanlisa dusebiliyoruz. Bunlarin hepsinin de ahirette cezasini goreceksek nasil dayanacagiz ahirette biriken bunca cezalara?
Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) mujde mahiyetindeki rahatlatici cevabi soyle olur :
-Siz hayat boyunca hic hastalanmiyor musunuz? Sikinti ve uzuntulere maruz kalmiyor musunuz?
-Hastalandigimiz da oluyor, sikinti ve uzuntulere maruz kaldigimiz da oluyor.
-Iste o sikinti ve uzuntuler, islediginiz bazi gunah ve hatalarin cezasini teskil eder. Dunyada cekilen sikinti ve maruz kalinan zorluklar gunahlarin kefareti yerine gecer. Sayet sabreder de sikâyetci olmazsaniz.
Bu cevaptan sonra o insanlar sikinti ve uzuntuye maruz kaldiklarinda asiri uzulmemisler, insaallah gunahlarimizin kefareti yerine gecer, affimiza sebep olur diyerek zorluklar icinde de bir mutluluk duygusuna sahip olmuslar, dayanma gucu kazanmislardir.
Demek ki kotulukleri, gunahlari cezasiz birakmayan Allah (celle celaluhu), hastaliklari, cesitli sikinti ve musibetleri bu gunahlarin cezasi yerine kabul etmektedir. Boylece sikinti ve zorluklara maruz kalan insanlar bir bakima gunah ve kusurlarinin cezasini burada cekmekte, ahirete tehirinden de kurtulmus olmaktalar. Bundan dolayi, maneviyatta ilerlemis, sikintilara iman gozluguyle bakmaya baslamis insan, basina gelen zorluk ve sikintilardan sonra 'insallah gunahlarimin affina sebep oluyor' diyerek sikâyetetme duygusuna girmez, hep sabir icinde sukretme huzuru yasar.
Anlasilan odur ki, imanli insanlarin dunyada hastalik, yokluk, kaza… gibi cok cesitli zorluklara maruz kalmasi yine de o insanlarin hakkinda hayirdir, sonucu itibariyla lehinedir. Cunku isledigi bazi gunahlarin, hatalarin cezasini boylece dunyada cekmezse ahirete tehir edilecektir. Ahiretin cezasi ise dunyadaki ile kiyas kabul etmeyecek kadar agir olacaktir. Ayrica burada basa gelen pesin sikintilar insanin gunah ve kotulukte daha da ileriye gitmesine de engel olur, ikaz olup aklini basina almasina da sebep teskil eder...
Zaten inanmis insanlara gunahlarinin cezasi cogunlukla dunyada gelir, ahirete tehir edilmez. Bu, Allah'in onlari yine sevdiginin ve korudugunun da isareti olur. Eger bir kula bunca gunah ve isyanlarina ragmen bir sikinti ve zorluk gelmiyor, bir ikaza maruz kalmiyor da, simariklik ve gunahkârligini devam ettiriyorsa, onu ahirette, dunyada cezasini hic odemedigi gunah yigini bekliyor demektir. Asla hayrina degildir burada cezasiz kalmasi, isyan ve tugyanina da devam etmesi. Bu sebeple imanli insanlar burada baslarina gelen sikintilardan, musibetlerden dolayi hep sabretmis, ahirete tehir edilmeyip de dunyada verilen bir uyari olarak yorumlayip bir nevi sikinti icinde teselli bularak teslimiyetlerini surdurmus, bu anlayislariyla da yine kazanmislardir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem), imanli insanin bu kazanma anlayisini su ozel ve guzel hadisiyle aciklamistir :
-Imanli insanin anlayisina hayret edilir. Cunku uzulecek bir sikintiya maruz kalsa sabreder kazanir; sevinecek bir nimete nail olsa sukreder yine kazanir. Boylece imanli insan, hayatindaki her olayi hakkinda hayra cevirir. Ya sabreder kazanir, ya sukreder kazanir. Her iki halde de hep kazanir, hic kaybetmez..
Iste bundan dolayi hayata iman gozluguyle bakanlarin hali hep ayni olur :
-Ya sabreder kazanir, ya da sukreder kazanir.
-Yeter ki bu gercegin farkinda olsun, hayata iman gozluguyle bakmasini bilsin.
Çanakkale'ye her baktığımda, Gelibolu bir damla yaş gibi Ege'ye süzülür. Sanki memleketimin haritası ağlar. Gelibolu'ya her baktığımda, Boğaz'ın köpüklü suları içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler kanatlanır kalbimden. "Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk'a yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir yaş gibi denize uzanıyorsun!" Boğazın köpüklü suları kıyılarına vurur; "İki yüz elli bin can.. iki yüz elli bin tane can..." yankıları hıçkırık olur, Gelibolu ağlar.
Zaman, fırtınalara tutulduğumuz zamanlar... Rüzgârların yelelerimizi dağıttığı, aslan cesametimize "hasta adam" dendiği zamanlar. Sonunda kara ağızlar ferman keser: "Çanakkale'den... İstanbul'a varalım; hançerimizi tam kalbinden vuralım." derler ve korkunç zırhlılarla yola çıkarlar. Hem kendilerinden o kadar emindirler ki, hesaplarına göre havalar müsait olursa iki hafta sonra Boğaz'a demirleyeceklerdir. İstanbul'u aldıklarında kullanacakları paraları bile beraberlerinde getirirler. Banknotlar gemilere dizilir, sandıklar ağlar. Bu hülyalarla İngiliz şilinglerine Osmanlıca "gümüş kuruş" yazılır, hatt-ı sülüs ağlar. Havadisler yıldırım hızıyla yayılır, postanelerde telgraflar ağlar. Azınlıklar "muzaffer haçlılar"ı karşılama heyecanına kapılırlar. Boğaz'a nazır balkonlar kiralanır, cumbalar ağlar.
Zaman; cephelere savrulduğumuz zamanlar... Yemen, Kafkasya, Galiçya şimdi de Çanakkale... Ve her evden bir yiğit... Her evden bu kaçıncı yiğit. Ama yine de "Git! Minareler ezansız, camiler Kur'ansız kalacaksa sen de git." denerek, son yongalar uğurlanır, analar ağlar. Körpe yavrular koklanır, saçlarından bir tutam kesilir, hatıra için sarılır, mendiller ağlar. Nice genç kızın muradı Çanakkale'nin yollarına dizilir, kaç nişanlının elleri veda eder, kaçının kınası ağlar.
Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni Ağıtlar yakılır, türküler ağlar.
Ve yurdun dört bir yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale'ye. Düşmanın alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark, çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr... Hepsinin hayali, dökerek oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille de karış karış toprağına yazarak, "Çanakkale geçilmez, Çanakkale geçilmez!"
Ve bir sabah Ege farklı bir tonda döver Gelibolu'yu, deniz hazin hazin kıyılara vurur, dalgalar ağlar.
Sene; 1914 bir sonbahar günü... Gri renkli ölüm makineleri görünür, ufuklar ağlar. Korkunç zırhlılar menzilin dışında kalıp tabyalarımızı darmadağın ederken, Mehmetçik hayıflanır, imkân ağlar. Yine de birer birer Boğaz'ın serin sularına gömülürler. Gelibolu'nun kayalarına çarpmayan gemiler, Mehmetçiğin göğsüne çarpar ve paralanır. Boğaz'ın çılgın sularından kurtulanlar, şehitlerin kanında boğulurlar. Ve bir bahar sabahı, Mecidiye tabyası darmadağın edilir. On altı yiğit şehit olur, geride Koca Seyit ağlar. Sonra "La havle ve la kuvvete" deyip mermiyi sırtlar, okkalar ağlar. Merdivenlerini üç kere inip çıkarken obüslerin, kemikleri çatırdar, basamaklar ağlar. Tarihler on sekiz martı gösterirken, Oşin serin suları boylar; denizin geçit vermeyeceğini anlarlar. Çıkarma yapmaya karar verilir, karalar ağlar. Ve kahramanlar geçer Çanakkale'nin topraklarından. İlk çıkarmanın Ertuğrul koyuna yapılacağı sezilir, Ezineli Yahya Çavuş gürler: "Vatanımın toprakları namusum kadar kutsaldır. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır." der ve altmış üç neferle akşama kadar üç bin düşman öldürülür, kahramanlar parmaklarını ısırır, Zal oğlu Rüstem ağlar. Mehtap deresinden, bir orduya bedel bir Teğmen Mehmet Selim geçer. Sabah namazıyla beraber takımını bir süngü savaşına kaldırır. Talihsiz bir kurşun benzin bidonlarına isabet eder, aynı anda Selim Teğmen tutuşur. Fakat kararmaz cesedi ışıl ışıldır, güneş ağlar. Daha kimler, daha kimler... Birer birer değil, yiğitler bölük bölük, alay alay şehit düşer. Sisli bir nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. Alay'ın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der. Ertesi gün bütün alay, Hakk'a pervaz eder, kuşlar ağlar.
3. Tabur'da bir kınalı er, tabur komutanı Sabri Beyin dikkatini çeker. Kınanın sebebini sorar, Yozgatlı Murat mahcup olur, boynunu büker. Hemen annesine yazar; "Kardeşlerimin başına kına yakma mahcup oldum, zabit efendi sorduğunda." der, cevabını bekler. Ana cevap verir: "Ey oğlum, gözümün nuru Murat'ım! Zabit efendiye selam söyle, biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail'sin. Sen orada şehit olacaksın İnşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim." Kınalı Murat, mektubu almadan kurban olur, bıçaklar ağlar. Bir savaştır ki, Çanakkale içindeki her şey ağlar. Şehit olan sevinçten, gazi olan teessürden ağlar. İmkân zalim elde olduğuna, mavzer Mehmed'imin elinde patlamadığına ağlar. Düşmanın habis ayağıyla kirletildim der, Seddü'l-bahir ağlar; boğdum hepsini birer birer der, Boğaz ağlar. Hepsinin üstüne: "Çanakkale geçilmez! Hani Çanakkale geçilmezdi." der, toprağıyla dövünür, Çanakkale ağlar.
Ağla Çanakkale! Yıllarca döktüğün hicranlı yaşlara bedel bir daha ağla Çanakkale. Karaya oturmuş gemiye gözyaşlarıyla yeniden rota tutturanlara ağla. Bir anlamsız tutkunun izinde diyar diyar dolaşan ruhların yeniden formunu yakalamasına ağla. Bir ideal uğruna Anadolu'ya gelip ölenlere mukabil, Anadolu'dan dünyanın dört bir tarafına giden ve ancak bir ideal uğruna yaşayan gençlerine ağla. Ağla sevinç gözyaşlarıyla ve kanatlan! Müjdeler götür toprağından Hakk'a uçanlara. Kanınız boşa akmadı de! Bir nesil filizleniyor, kanınızı akıttığınız yerlerde de. Dilin sussun, hatıraların konuşsun Çanakkale! Savaşlardaki kızıl hatıralarını okşayıp sevinç gözyaşları dökerken şehitler, sen de onlarla beraber bulut bulut ol. Yağmur yağmur in filizlenen altın neslin üzerine. Koca Seyit'in kudreti ol, Mülazım Mehmet Selim'in cesareti; Yahya Çavuş'un yüreği, Kınalı Murat'ın teslimiyeti... Yürü damarlarına, şahlansın her biri, aksın kıtalara, coğrafyalarda baştan başa bahar, sarsın her yeri.
Şimdi bir kez daha ağla. Feryatların duyulmamış cinsten olsun. Muradı senin için yaşamak ve sende ölmek olanlarla, arana okyanusların girmesine ağla. Şimdi bir kez daha ağla Çanakkale! Ama aczden değil, yalnızca bir Mekke mahzuniyetiyle olsun. Ağla bir ulu divanda, ki gözyaşların Asa-yı Musa gibi yarsın okyanusları, yol olsun. Ve dönsün gurbet mahkumları, vatanın gerçek evlâtları. Dönsün! Şehitler aşkına bir kez daha ağla, feryadın tutuştursun bütün denizleri, okyanuslar buhar olsun. Gerçek sahiplerinle arandaki engeller kahrolsun, duman olsun, yok olsun.
M. Sacid ARVASİ *************************************************************************
Çanakkalede yaşanmış bir olay
O zamandan bu zamana hangi ozelliklerini kaybetti ve ısrarla kaybettirilmeye devam ediyor da bu hale geldi bu millet dusunmek gerek...
Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı , kimi Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor...
Bunlardan biri Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir.Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
"Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma ulaştırın..."
"Sen merak etme evladım" der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar.
Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de "söyleyin hakkını helal etsin" olur...
Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula.Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır.Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de göz yaşlarına engel olamaz...
PUSULADAKİ NOT:
"Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız.Belki ben dönemem.Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim."
Siz bu olayın neresindesiniz?
Türklük davası güdüp de ecdadın ayaklarındaki toz olamayanların, vatan millet sevdasında! olup ülkeyi yiyip-bitirenlerin ve yetim hakkına bile göz dikip;haksızca hak iddia edenlerin gözlerine sokmanız için bu maili tanıdığınız herkese gönderin...
Baştanbaşa bir destandır Çanakkale.. Mehmetçiğin aslanlaştığı aynı zeminde şefkat kahramanı kesildiği.. yokluğun varlığa galebe çaldığı.. imanın zaferinin bayraklaştığı.. toptan bir milletin istikbalini pazara çıkarıp ölüm kalım mücadelesi verdiği yerdir Çanakkale...
Anlatılamayacak kadar çok harikulâde hadisenin vuku bulduğu, ehl-i keşfin işaretiyle, Rasûlüllah’ın da ruhaniyeti ile hazır bulunduğu Çanakkale hakkında pek çok kıymetli eser kaleme alınmıştır. Bu nadide eserleri okurken insan, kimi zaman göz yaşlarıyla, kimi zaman coşan bir gönülle, kimi zaman mahzun ve mükedder, kimi zaman da iftiharla olup bitenleri sanki bir sinema ekranından seyrediyormuş gibi olur ve 80 yıl önceki olayları hayalinde bir kere daha yaşar. Akıl almaz hadiseler, dehşetengîz olaylar zaman zaman insana gayri ihtiyarî “olamaz böyle şey” dedirtir.
Japonların maziden çok iyi ders aldıklarını, Hiroşima ve Nagazaki’nin bir kısmını II. Dünya Harbi sonundaki durumuyla aynen bıraktıklarını, çocuklarını önce modern fabrikaları gezdirip ardından bu iki şehri ve tahribin boyutlarını gezdirip göstererek, “Eğer siz, çalışmaz ve o modern fabrikaları daha da ileri götürmezseniz, birileri gelir yine sizin memleketinizi bu hale çevirir” şeklinde ders verdiklerini okumuştum. Tarihten ders alabilen milletlerin geleceğe daha güvenle bakacakları da bilinen bir gerçektir.
İşte Çanakkale, ders alacak o kadar çok yönü olan bir hadisedir ki, belki de Asr-ı Saadet istisna edilecek olursa bir benzeri görülmemiş bir mücadeledir. Evet o derslerden biri de imanla gerilmiş Mehmetçiğin akıllara durgunluk veren insanlık dersidir. Ateş çemberi içinde mürüvvet sergilemesi, şefkat ve merhamet kanatlarını sonuna kadar yerlere sermesi, aciz ve muhtaçların imdadına koşması eşine az rastlanır bir düzeydedir. Bu minvalde sayısız örneklerinden bir kaçını müsaadenizle arzedeyim...
* * * Hüseyin isminde bir er yaralanmış ve sargı yerinde tedaviye alınmıştı. Ancak yarası çok ağırdı. Durumunun ümitsiz olduğunu kendisi de hissediyordu. Onu çok seven arkadaşları etrafında pervane gibi dönüyor, son anlarında can dostlarını mutlu etmek için elinden geleni yapıyorlardı. Bu arada hastalara taze ekmek gelmişti. Hemen bir yarım somun da ona uzattılar. Hüseyin somunu aldı, tam ısıracakken birden durakladı; ve yeniden ekmeği başucunda bekleyen Mehmetçiklere uzattı. Onların yemesi için ısrarı üzerine, sahabe ahlakını çağrıştıran şu sözleri söyledi:
“Kardaşlarım!.. Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Ben nasıl olsa şimdi işe yaramadan öleceğim.. alın, bunu çarpışacak yiğitlere yedirin de ekmek boşa gitmesin...”
* * * General Guro anlatıyor:
Bir gün, bir taarruz sonrası cepheyi dolaşıyordum, yaralı bir Fransız subayını gördüm ve elini sıkmak istedim. Elimi sıkmadı ve “benim değil, şu Türk subayının elini sıkınız, o olmasaydı ben şimdi ölmüştüm” diyerek ilerde baygın yatan Türk subayını gösterdi. Sebebini sordum, subay şöyle devam etti:
“İkimiz de ağır yaralı idik. O kendi yarasına aldırmadan sargı paketini çıkardı ve benim şaşkın bakışlarım arasında boynumdaki yarayı sardı. Rica ederim, yalvarırım onu kurtarınız.”
General çok meraklanır, acaba bu Mehmetçik neden kendi yarasına bakmamış da, düşmanını tedaviye çalışmış. Merakını yenemeyip işin aslını soruşturur ve şunları öğrenir.
O Fransız subayı yaralanmıştır. Bir kenara çekilir, elini cebine atar ve cebinden cüzdanını çıkarır. Cüzdanın içinden yaşlı bir kadın fotoğrafı çıkarıp, bakar, bakar, sonra öper, yüzüne gözüne sürer... Mehmetçik, onun annesi olduğunu tahmin etmiş ve demiştir ki: “Beni bekleyen ne annem var, ne de babam... Ben ölsem arkamdan ağlayan kimsem olmaz... Ama bu arkadaşın onu bekleyen bir annesi var. Bari o sağlığına ve annesine kavuşsun...”
* * * Harbin en çok kızıştığı bir hengamda birkaç İngiliz subayı esir alınır. Hemen cephe gerisine götürülür. Yaralı olanlarının tedavisine bakılır.
Mehmetçik yokluklar içinde mücadele vermektedir. Haftada bir etli yemek bulurlarsa bayram ederler, çoğu zaman da bir kuru ekmekle geçiştirirlerdi. Fakat karşı taraf içeceği şaraptan çukulatasına kadar herşeyi tam tekmildi.
Derken yemek vakti sargı yerine taze ekmek getirilir. Mehmetçik, taze ekmeği esir subaylara verirler ve kendileri kuru ekmeğe talim olurlar. İngiliz subaylar, bu işte bir iş var, ekmeği zehirlemiş olmasınlar sakın, diyerek yemeğe yanaşmazlar. Bizim Mehmetçik ne kadar yeyin, dediyselerde anlatamazlar. Nihayet, ingilizce bilen Türk subayı gelir. İşi öğrenir ve sebebini sorar Mehmetçikten. Tam bir Anadolu delikanlısının saffeti içinde şöyle cevap verir:
“Kumandanım, madem bu adamlara bakacağız, yedireceğiz. Bari taze ekmek yesinler, onlar bayat ekmeğe alışık değillerdir. Biz zaten askere gelmeden evvel de köyde bayat ekmek yiyorduk...”
* * * Çanakkale’de yedi oğlundan dördünü şehid veren Samsun’un Bekdiğin köyünden Ali Çavuş’un hikayesi de çok ilginçtir. Harbin son dönemleridir. Mehmetçik süngüyle hucuma kalkar ve düşmanı geri püskürtür. Geri kaçarken bazı yaralı düşman askerleri de siperlerde kalır daha geri gidemezler. Ali Dayı, düşman askerlerinden iki tane Anzak askerini bu şekilde siperde yaralı bulur. Bunları tutar tedavileri için cephenin arkasına getirir. Orada bir kısım tedavileri ile ilgilenir. Nihayet harp biter. Sekiz ay bu cephede harp eden Ali Dayı, harp bitince bu iki esiri yanında İstanbul’a getirir. Kimse zarar vermesin diye de üzerlerine Türk askeri üniformasını giydirir. Oradan doğru memleketi Samsun’a. Samsun’un Bekdiğin köyüne alır getirir. Köylü bu iki yabancıya kucak açar bunları bağrına basar. Derken iki Avustralyalı 1916 yılında Samsun’da yaşamaya başlarlar. Kendilerine gösterilen tarlayı ekerler, biçerler. Sıcak bir dostluk atmosferi oluşur. Hayat alabildiğine hoş ve huzurlu devam ede dururken, bir gün Ali Dayı bunları melûl mahzun görür. Sebebini sorar. Memleketinden çok uzakta olan bu iki asker, kendi topraklarını ve akrabalarını özlemiştir. Ali Dayı durumu anlar. Hemen ne yapabileceğini düşünür. Nihayet, çareyi hanımının altınlarını istemede bulur. Bu ikisini alır doğru İstanbul’a. Araştırır, soruşturur hemen yakında Avustralya’ya kalkacak bir gemi bulur. Ali Dayı, eşinin altınlarını bozdurur, bu iki Anzak askerinin biletlerini alır, yanlarına azık temin eder ve uğurlar...
* * * İşte, imanla yoğrulmuş bu şefkat abideleri, haksız yere kimseye kıymamışlar. Hatta, civanmertlikleri sayesinde düşmanları tarafından bile takdir görmüşlerdir. Öyle ya fazilet odur ki, düşman dahi takdir etsin. Şimdilerde bu ruha başta bizim ve daha sonra da bütün insanlığın ne kadar ihtiyacı var.Evet bu yüce duyguları biz nereden aldık ve nasıl kaybettik. Üzerinde uzun uzun durulmaya değer...
Anzaklı Ömer’in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.."Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-"Siz Türk müsünüz?"
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-"Aldırma öylesine bir şey işte" dedi. Ben yine ısrarla: "Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım..."
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-"Siz Türk müsünüz?"
-"Evet Türk'üm..."
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: 'Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.' Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.
Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taaruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz.. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu..Dedim ki kendi kendime:
-'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..' Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar.
Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.."
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: "Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-"Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş."
-"Senin adın müslüman adı mı?" Ben -"Evet, müslüman adı" deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: "Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun." -"Olsun" dedim.
-"Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-"Tabii" dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu.. Mırıldandı: "Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?"
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. -"Beni yalnız bırakma olur mu?" "Ne gibi Ömer amca?" "Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor." O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
Çanakkale destanımızdan bir demet hatıra sunmak için "ÇANAKKALE Kalbe Gömülü Değerler" isimli kitaptan bir–iki hâtıra nakletmek istiyorum... Yazar H. Hüseyin Maltepe, Kanlısırt mevkiinde siperlerin orta taraflarında yaralı düşen bir Anzak subayını kucağına alarak kendi arkadaşlarına teslim eden bir kahramanımızı anlatıyor. Bu sahne aynı şekilde anıt hâline getirilmiştir. Bu anıtın resmi kitaba da alınmıştır...
Bir İngiliz subayı, iki siper arasında yaralı düşer. Arkadaşlarına "Beni kurtarın!" diye acı acı feryat eder. Fakat arkadaşlarından hiçbirisi siperinden kafasını çıkarmaya cesaret edemezler... Bir müddet sonra onun acı acı inlemesine dayanamayan merhametli insanımız, silahının ucunda dalgalandırdığı beyaz bir mendille yavaşça siperinden çıkar ve yaralıya doğru ilerler. Diğerleri şaşkın; "Bu Türk askeri ne yapmak istiyor?" derler. Türk neferi yaralıya usulca sokulur, onu kucağına alır ve arkadaşlarının bulunduğu siperin önüne gelir ve taşıdığı yaralı subayı incitmeden bırakır. İşte, o anda bu olayı çok yakından izleyen Teğmen Casey, vatanına döndükten sonra Avustralya genel valisi olunca, o zamana kadar Türkler hakkında edindiği bilgilerin yanlış olduğunu çok iyi bildiği için, Türkler aleyhinde yazılı bütün yanlışların düzeltilmesine vesile olur.
Yıllar sonra Genel Vali Casey, Çanakkale'ye gelmiş ve şunları söylemiştir: "25 Nisan 1915 günü Conkbayırı'nda Türkler ve Birleşik Kuvvetler arasında korkunç siper savaşları oluyordu. Siperler arasında 8 veya 10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor ve 'Kurtarın beni!' diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdamada yüzlerce kurşun yağıyordu... Bu sırada akıl almaz bir şey oldu. Türk siperlerinden beyaz bir mendil sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk neferi siperden çıktı. Hepimiz donakaldık. Kimse nefes almıyor ona bakıyordu... Asker, yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı. Kolunu omzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp, geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce, bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu... Biz Çanakkale Yarımadası'ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık."
Şiddetli taarruzlar sırasında 15. Alay 9. Bölük'ten Kütahyalı Mustafa Çavuş, gece baskınlarının birisinde yaralanıp bayılmıştı. Arkadaşları onu öldü biliyorlardı. Kendine gelince bir yere gizlendi. Yarası ağırdı. İki gün yerinden kıpırdayamadı. Üçüncü gün matarasındaki suyu da bitmişti. Kanı dinmişti; ama çok bitkindi. Son anlarının geldiğini düşünüyordu. Dudakları kurumuş ve çatlamış ve sonra da bayılmıştı. Bu sırada dudaklarına değen su ile kendine geldi. Bir de baktı bir Anzak askeri kendisine su içiriyordu. Bir müddet sonra o kayboldu. Ertesi gün Mustafa'yı bizimkiler bulup götürdüler ve Kocadere köyünde sargı yerine getirip tedavi ettiler. Mustafa iyileşip arkadaşlarının yanına döndü. Ama o Anzak askerini hiç aklından çıkarmıyordu. Yine bir gün süngü hücumu başladı. Bir Anzak askerinin yaralı düştüğünü gördü. Bu kendisine su verip hayata dönmesine vesile olan askerdi. Herkes siperlerine çekildi; fakat o yaralı asker hâlâ iki siper ortasında yatıyordu. Sıcak bir gün ve gece üstünden geçmesine rağmen o ortadaydı ve kıpırdanıyordu. Mustafa Çavuş daha fazla dayanamadı. Arkadaşlarına "Beni koruyun" diyerek okun yaydan fırladığı gibi siperinden çıktı o yaralıya doğru koştu. Çevik bir hareketle onu kucaklayıp arkadaşlarının bulunduğu siperin önüne koydu. Aynı hızla gerisin geriye siperine doğru koştu. Fakat onun maksadını tam anlayamayan Anzak askerlerinin kurşunlarına hedef oldu. Onun için Mustafa Çavuş şehit oldu. Kahraman Çavuş, inancının verdiği şefkat ve merhametten dolayı içtiği suyun bedelini canıyla ve şereflice ödemişti...
Sırlarla dolu Çanakkale Zaferi'mizi her sene daha derin bir heyecanla kutlamanın yanında yeni nesillere bu destan bütün yönleriyle anlatılmalı, getirilip gezdirilmelidir. Alınacak ibretler yanında, bu lâhûti güzellikten şehitlerimizin bizleri saran ruhaniyetlerinden de istifade etmiş oluruz. Hem unutmayalım, ağaç kökü ile gürler... Bizde böyle muhteşem bir kök var elhamdülillah... Fakat bu hazinenin farkında olmamız lâzımdır...